Kur'ân'la Yaşayanlar

Kur'ân'la Yaşayanlar

“Bana Kur’ân’ı oku!”

Günlerden bir gün, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, güzel sesli sahabi Abdullah b. Mes’ud’a:

 “Kur'ân’ı bana oku!” diye ricada bulundu.

İbn Mes’ud şaşırmıştı. Hayretle:

“Sana indirilmiş bulunan Kur’ân’ı mı sana okuyayım?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, bunun üzerine:

“ Evet!” dedi ve ekledi: “Ben onu kendimden başkasından dinlemeyi de seviyorum!”

  Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın bu ricası ve izahı üzerine,  İbn Mes’ud Nisa sûresini okumaya başladı. Nisa sûresi ki, Abdullah b. Mes’ud’un “Dünya ve içindeki hiçbir şeye değişmem” dediği beş âyet de bu sûrenin içinde yer alıyordu.

İbn Mes’ud, sûrenin başından başlayarak, “Her ümmete bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar üzerinde şahit kıldığımız zaman,  o kâfirlerin durumları nasıl olacak?” mealindeki 41. âyete kadar gelmişti.

Bu âyeti okuduğunda,  Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, İbn Mes’ud’a:

“ Dur!” dedi.

Abdullah b. Mes’ud durdu ve dönüp Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma baktı. Bir de ne görsün! İki gözünden de yaşlar akıyordu.

Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfırin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebü Davud, ılm 13, (3668).

Henüz yeni inmiş gibi…

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bir gece beraberinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer olduğu halde yine Abdullah b. Mes’ud’u Kur’ân okurken dinledi. Abdullah b. Mes’ud Kur’ân’dan uzun uzun okudu, onlar da beklediler.

Sonra, Resûlullah şöyle buyurdu:

“Kim Kur’an’ı henüz yeni inmiş gibi okumak istiyorsa, İbn Ümmi Abd’in kıraatiyle okusun.”

(Buhari, Müslim)

Kalbin cilası

Peygamber Efendimiz, bir gün sahabilerini:

“Demir paslandığı gibi, kalbler paslanır” diye uyardı.

Bunun üzerine, sahabiler sordular:

 “Yâ Rasûlallah! O halde kalplerin cilası nedir?”

Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Kur’ân’ı okumak ve ölümü hatırlamak.”

(Beyhaki, İbn Ömer’den)

Peygamberi ihtiyarlatan

Bir gün, Hz. Ebu Bekir Resûlullah aleyhissalâtu vesselama:

“Yâ Rasûlallah!” dedi. “Saçların ağardı, yaşlandın.”

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Kur’ân’ın mü’minlere yüklediği sorumluluğu ders verir şekilde, şu cevabı verdi:

“Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İze’ş-şemsü küvviret sûreleri ihtiyarlattı.”

Tirmizi, Tefsir, Vâkı’a, (3293).

Allah’tan dinler gibi…

Başlangıçta Kur’ân’ı ancak zorlanarak okuyan bir bilge zât, bu durumdan kendisini nasıl kurtulduğunu şöyle anlatıyordu:

“Önceleri Kur’ân’ı okuyup ondan hiçbir tad alamıyordum. Tâ ki, onu sanki Resulullah ashabına okuyormuş gibi dinleyinceye kadar…

Sonra bu makamdan daha üst bir makama çıktım. Kur’ân’ı sanki Hz. Cebrail Resûlullah aleyhissalâtu vesselama telkin ediyor gibi dinleyip okudum.

Sonra Allahu Teâlâ başka bir derecede tecelli etti. Bu bakımdan, şu anda Kur’ân dili ile konuşan Allah’tan dinlercesine okuyorum.

İşte böyle olunca Kur’ân’ın lezzetini duydum. Öyle bir nimete garkolmuş haldeyim ki, onsuz bir an dahi yaşayamam.”

Allah onunla konuşur gibi…

Ömrü Kur’ân’a hizmetle şereflenmiş büyük isimlerden Muhammed b. Ka’b el-Kurazî, talebelerine, Allah’ın Kitabına nasıl muhatap olunması gerektiğini şöyle anlatırdı:

“Kur’ân kime tebliğ edilirse, sanki onunla Allahu Teâlâ konuşur. Bunu böylece takdir ettiği zaman, Kur’ân’ı herhangi birşeyi okur gibi okuyamaz. Kölenin efendisinden gelen bir mektubu okuduğu gibi okur; tâ ki, düşünüp içindeki emirlerle gereğince amel etsin.”

Melekleri de imrendiren okuyuş

Medineli büyük sahabi Useyd İbnu Hudayr bir gece hurmalığında Kur’ân’dan Bakara sûresini okuyordu. Hemen yakınında da atı bağlı idi.

Derken, atı birdenbire şahlandı. Bunun üzerine Useyd sustu ve okumayı bıraktı. At da sükûnete geldi.

At sakinleştikten sonra Useyd tekrar okumaya başlayınca, at yine şahlandı. Useyd yine susunca, at da sükûnete erdi. Az sonra yine okumaya başlayınca at yine şahlanmaya başladı.

Oğlu Yahya, ata yakındı. Ona bir zarar vermesin diye, attan uzaklaştırmak için oğlunun yanına gitti. Bir ara başını göğe kaldırınca, bir de ne görsün! Gökte şemsiye gibi bir şey ve içerisinde kandilimsi nesneler var. 

   Sabah olunca koşup gördüklerini Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma anlattı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine:

“O gördüklerin neydi bilir misin?” diye sordu.

“Hayır!” cevabı üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

“Onlar meleklerdi. Senin sesine gelmişlerdi. Öyle ki, sabahleyin herkes onları seyredebilecekti, çünkü halktan gizlenmeyeceklerdi.”

Buhârî, Fedailu’l-Kur’ân 15; Müslim, Müsâfirîn 242, (796).

Kur’ân aşığı Hz. Osman

 Büyük sahabi Hz. Osman, sahabiler arasında en çok Kur’ân okuyanlar arasındaydı. Cuma gecesi Bakara sûresiniden başlayarak Maide sûresinin sonuna kadar, Cumartesi gecesi En’am sûresinden Hud sûresine kadar okurdu. Pazar gecesi Yusuf sûresinden Meryem sûresine, Pazartesi gecesi Taha sûresinden Hz. Musa ile Firavun’dan bahseden Kasas sûresine, Çarşamba gecesi Zümer sûresinden Rahman sûresine kadar okur ve her Perşembe gecesi Kur’ân’ı hatmederdi.

Böylece her hafta Kur’ân’ı hatmeden Hz. Osman, sahabilerin birçoğu gibi Kur’ân’ı yüzünden çokça okuduğu için iki mushaf eskitmişti.

Bir Kur’ân aşığı olarak Hz. Osman, halifeliği esnasında Mısır’dan gelen asiler gelip Medine’deki evini kuşattıkları sırada bile, bu okuyuş sırasını bozmamıştı.

Asiler evin kapısını girip onun bulunduğu odaya girdiklerinde, o hâlâ Kur’ân okuyordu. Onu o halde şehit ettiler. Öyle ki, mızrakla yaralandığında kanından ilk damla, önünde açılı duran mushaftaki şu âyetin üstüne düşecekti:

“Allah onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.”[1]

İbn Abbas gibi okumak…

Abdullah b. Abbas, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın amcası Hz. Abbas’ın oğluydu ve genç bir sahabi olarak zekâsındaki parlaklık ile öne çıkıyordu. Peygamber Efendimizin “Allahım! Onu dinde fakih kıl ve Kur’ân’ın mânâlarını yorumlamayı nasip et!” duasına da mazhar olmuştu. Nitekim, sonraki hayatı da bu nebevî duanın gösterdiği istikamette ilerlemişti.

İbn Abbas, aslında, bu duanın gösterdiğ istikamette ilerlemenin bütün mü’minler için geçerli bir yolunu biliyordu: düşünerek okumak.

Onun iki sözü, bu bakımdan çok öğreticiydi. Sadece dört satırdan ibaret iki âyeti, Zilzâl ve Kâria sûrelerini zikrederek, şöyle demişti İbn Abbas:

“İzâ zülzilet ve el-Kâria sûrelerini yavaşça ve düşünerek ok­umak, benim için Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerini hızlı bir şekilde okumaktan daha sevimlidir.”

Bu sözüne tamamlayan bir diğer sözü ise şu şekildeydi:

“Bakara ile Ali İmran sûrelerini yavaşça okuyup mânâlarını düşünmek, benim için bütün Kur’ân’ı bir çırpıda okumaktan daha sevimlidir.”

Tekrar et ki, düşünesin…

Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, bir gece, içinde Ebu Zer’in de bulunduğu bir cemaate namaz kıldırıyordu. Namazında Maide sûresinden:

“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphe yok ki Sen Aziz ve Hakîm’sin”[2] mealindeki âyete geldiğinde, Efendimiz bu âyeti sadece bir kere okumamış, bu âyeti tekrar tekrar okumuştu.

Bu yüzden, sahabiler de bazı günler ve geceler, tek bir âyeti tekrar eder dururlardı. Nitekim, Ashâb içinde en çok Kur’ân okuyanlardan biri olan Temim ed-Dârî bir gece sürekli şu ayeti tekrar etmişti:

“Yoksa o kötülükler işleyip duranlar kendilerini iman edip salih amel işleyenler gibi mi yapacağımızı, hayatlarını ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sandılar. Ne fena hüküm veriyorlar!”[3]

Resûlullah’tan aldığı derse binaen böyle yapan sahabiden bu dersi alan Tâbiîn de aynı şekilde davranmıştı. Nitekim, Tâbiîn’in büyüklerinden Said b. Cübeyr bir gece Yasin sûresinden şu âyeti tekrarlamıştı:

“Ey günahkârlar! Bugün mü’minlerden ayrılın.”[4]

Düşünmek, anlamak içindir

Resûlullah aleyhissalâtu vesselam vefat ettiğinde, Medine’de Kur’ân’ın tamamı ezberinde olan sadece dört sahabi vardı. Bu sahabilerin dördü de Medineli ve dördü de gençti: Übey b. Ka’b, Zeyd b. Sâbit, Muaz b. Cebel ve Enes b. Malik’in amcalarından Ebu Zeyd.

Hepsi Kur’ân’la hemhal olduğu halde Ashâb arasında Kur’ân’ın tamamını ezbere bilenlerin bu kadar az olmasının sebebi, âyetleri onar onar ezberliyor olmaları ve ezberliyor oldukları âyetlerin anlamları üzerine uzun uzadıya düşünmeleriydi.

Onlardan aldıkları bu derse uyarak, sonraki dönemde de, birçok âlim, okudukları sûreler üzerinde uzun uzun düşünmeyi tercih etmişlerdi.

Meselâ büyük âlim Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle diyordu:

“Ben bir âyeti okuyorum. Bazan dört veya beş gece o âyeti tekrar edip duruyorum. Buna rağmen eğer o âyet hakkındaki düşüncemi kesmezsem, başka bir âyete geçme imkânı bulamıyorum.”

İmam Gazalî’nin bildirdiğine göre, başka bir âlim de şöyle demişti:

“Herhangi bir sûreyi açıyorum. O sûrede gördüğüm hakikatler akşamdan sabaha kadar o sûreyi bitirmekten beni alıkoyuyor.”

Bir başka âlim ise şöyle demekteydi:

“Mânâsını anlamadığım ve kalbimin nasibi içinde bulunmayan bir âyeti okuduğum zaman, ondan sevap elde ettiğime inanmıyorum.”

Nitekim, bir başka âlim altı ay Hûd sûresine tekrar edip durmuş, bu süre zarfında hep o sûrenin mânâları üzerine düşünmüştü.

Ahir zamanın büyük Kur’ân kahramanı Bediüzzaman Said Nursî de, seleften aldığı bu derse göre yaşıyordu. O, öldükten sonra dirilmeyi isbat eden Haşir Risalesi’ni Rum sûresinin 50. âyetinden[5] aldığı dersle yazmıştı ve bu risaleyi telif etmeden önce, günler ve haftalar boyu günde en az 500 kere bu âyeti tekrar ede ede yaşamıştı…


[1] Bkz. Bakara sûresi, 2:137.

[2] Maide, 118.

[3] Câsiye, 21.

[4] Yasin, 49.

[1] Rum sûresi, 30:50: “Allah’ın rahmet eserlerine bak ki, ölmüş yeryüzünü nasıl da diriltiyor. İşte O, ölüleri de böyle diriltecektir. O herşeye kâdirdir.”

Yazar: Metin Karabaşoğlu

Yayınevi: Nesil Yayınları

Yorum Yap

Not: HTML'e dönüştürülmez!
    Kötü           İyi

Kur'ân'la Yaşayanlar

Ücretsiz Kargo

150TL ve Üzeri Alışverişler'de Kargo Bedava!

  • İnceleme Sayısı: 1078
  • Ürün Kodu: N276
  • Stok Durumu:
  • 6TL
  • Vergiler Hariç: 6TL
Telefonla Sipariş Ver

TELEFON İLE SİPARİŞ